Buyurun Piyangoya

Çiğdem Altınöz

Yazarın şu ana kadar yazılmış 10 makalesi bulunuyor.
  • 29 Mart 2008
  • 545.210 kez görüntülendi.
Bana çıkmaz ama ya çıkarsa?
Sevgili Okur,
Bu köşede yazmaya başladığımdan bu güne kadar sizlerle yaşadıklarımın bir kısmını paylaştım.Bir kısmını diyorum zira buraya bütün detayları yazsam her satırda ağlayacak, çok üzülecektiniz.
Oysa amacım üzmek, ağlatmak ya da acındırmak değil.
Bu yazımda bir nefes aralığı vermek, sizlerle düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Kızımın hikayesine kaldığımız yerden yine devam edeceğiz.
Bakmak ve görmek
Toplumda bizim durumumuzda olan da var , bizden çok daha zor durumları yaşayanlar da var. Hasretle yavrusunu kucağına alacağını hayal ederken toprağa veren, sağlıklı bir doğum yapsa bile çeşitli nedenlerle evladından “anne” sözünü ölene dek duyamayacak, “hasta olsam başucumda durur” diye ümit edemeyecek nice analar var.  (Aslan gibi evladını memleket hayrına toprağa veren anaların ellerinden öpüyor,aflarına sığınıyorum, konumuz onların onulmaz acılarının yanında elbette hafif kalır)
Eğer yakın çevrenizde, konu komşunuzda, akrabanızda bizim gibiler varsa olaya bakış açınız daha farklı oluyor.Gözlenenler, dinlenenler, birebir ilişkiler insanı/ları olaylara daha farklı yaklaşım sergiler, daha duyarlı olma haline getiriyor.
Elbette çevresinde engelli olmayanların tümü anlamaz, hissetmez demeye getirmiyorum ama sorundan uzak kalmak bazen insanları biraz daha duyarsız, ilgisiz hale getirebiliyor zaman içinde. İşte benim derdim bu. Toplumda bir nebze de olsa farkındalık yaratmaya çabalıyorum.
Eskilerin sözleri ne de güzeldir. Atalarımız “ Tok, açın halinden anlamaz” demiş ya, işte aynen öyle oluyor.
Başına gelmeyen tam anlamıyor, anlamaya çabalayan da kâh bilgi eksikliğinden, kâh toplumun genel kabullerinden, ya da kendi derdinden başkasınınkini düşünemez hale geldiğinden olacak empati (duygudaşlık) yapmayı unutabiliyor.
Oysa yetmiş küsur milyon olmuşuz diye övünmeyi marifet sanan bir toplumuz.
Bu yetmiş küsur milyonun neredeyse on milyona yakını engelli. Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda sekiz milyon küsur deniyordu. Ben on milyonda ısrarlıyım zira ulaşılamayan da var, durumunu saklayan da.
Bu sayının tamamı zihinsel engelli değil elbet. Fiziksel, zihinsel tüm engelli sayısı bu.
Sayısal verilerle gözlerinizi yormak değil derdim.
Toplumun çoğunluğu sağlam görünüyor. Allah sağlıklarını daim etsin. Ancak bilinmeli ki doğumdan itibaren başlayan engellilikler dışında, sonradan oluşan engellilikler de var.
Milli piyango bileti alırken “ Bana çıkmaz” deriz ama “ya çıkarsa” aşkıyla bilet gişelerinde kuyruk oluruz, özellikle yılbaşı önceleri. Trafik kurallarını bilip, uymamayı marifet sanan bir toplum olduğumuzu da biliriz. İşte “engellilik piyangosu” böyle durumlarda ille de size çıkar.
Bir gün önce yürüyen, gezen, gülüp konuşan biri iken birden bire tekerlekli iskemleye ya da yatağa bağlı biri durumuna gelebiliriz. Konuyla ilgili pek çok örnek verilebilir.
Demem o ki yaşadığımız süreçte zihinsel engellilik dışında pek çok sebeple, sakat kalabiliriz.
Bakmak başka, görmek başka.
Eğer yürekten bakabilmeyi başarabiliyorsanız, gönül gözünüzle görebilirsiniz pek çok hali.
İşte bendeniz, o yüreklere erişmeyi, gönül gözlerini bir nebze de olsa açabilmeyi arzuluyorum.
Etiket
Eski zamanlarda malların üzerine etiket koyarlar mıydı acaba?
Herhalde alıcılar ”ederi ne?” diye sormuş, satıcı da kırk sefer söylemek yerine bir levhaya fiyatı yazmayı düşünmüştür.
Modern çağın insanı alacağı malın etiketine bakmaya çoktan aşina olmuş durumda.
Nereden çıktı şimdi bu etiket meselesi dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Konumuz etiket değil, etiketleme meselesi de oradan çıktı.
Eksik bilgilenme mi diyelim, adet haline getirilmiş mi diyelim, velhasıl her ne dersek diyelim toplumda öteden beri alışılagelmiş bir etiketleme hali var.
Vücudundaki eksikliklere göre insanlara, kör, sağır, dilsiz, topal ya da çolak gibi etiketleri yapıştırıvermişiz zamanlar öncesinden. Kel oğlana masallar düzmüşüz.
Her köyün ille de bir “deli”si olmuş.
Modern çağda ise her ne akla hizmetse tüm bu engelliliğe ya da eksikliğe toptan “ÖZÜRLÜ” etiketi yapıştırıvermişiz. Kanun koyucu, koruma amaçlı politikaları belirlerken bu kelimeyi seçip kullanmış.Örneğin 4857 sayılı İş Kanununda bir madde var “Özürlü Ve Eski Hükümlü Çalıştırma Zorunluluğu” başlıklı.(30.madde)
Özürlü diye etiketlediğimiz yetmemiş iş hayatında eski hükümlülerle bir tutmuşuz.
Eski hükümlü, suç işlemiş, cezasını çekip tahliye olmuş kişidir ve topluma kazandırılması, yeniden suça eğimli olmamaları için iş yerlerinde belli oranda yer açılmasını sağlamak adına kanun konulmuş, çok güzel.
Güzel olmasına güzel ama neden engellileri bu torbaya almışlar bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Özürlü kelimesi toplumun genel kabullerine göre özür dilemeyi çağrıştıran bir kelime. Bir hatası, kusuru olan anlamında.
Bakınız TDK (Türk Dil Kurumu)sözlüğünde özür ve özürlü tanımlarına ne deniyor?
Özür:
1- Bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret, 2. Bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme, mazeret 3. Sakatlık, bozukluk, eksiklik veya elverişsizlik 4. Kusur, defo
Özürlü : 1.(sıfat )Özrü olan  2. Engelli 3. Kusuru olan, defolu
Hiç kimse engelli olmayı istemez. İster doğuştan, ister sonradan oluşan bu duruma birilerinin “özürlü” etiketi yapıştırmasını, oldukları durumdan dolayı adeta” Biz böyleyiz, sizlerden özür dileriz” dercesine bir durum oluştuğu yetmezmiş gibi, bir de suç işlemiş (cezasını çekmiş olsa da) kişilerle aynı torbaya konulmayı asla hak etmiyorlar. Zira böyle olmaları bilerek, isteyerek işledikleri bir “suç” değil.
Özetle doğuştan ya da sonradan oluşan engellilik haline toptan özürlü etiketi yapıştırılmasına da, suçlularmış imajı doğuracak her türlü yaklaşıma da karşı çıkıyor, şiddetle reddediyorum.
Dilerim bu feryadımı ilgililer duyar ve düzeltme yolunda adım atarlar.
Haydi anlayalım
Engellilik fiziksel ve zihinsel olarak ayrılıyor demiştim. Şüphesiz fiziksel engelli olma durumu kişiyi pek çok açıdan yaralayan bir durumdur. Hele ki önceden sapasağlam iken birden bire engelli hale dönüşmüşseniz ruhunuzda ne fırtınalar oluşur. Hem engelli yaşamayı öğrenmeniz gerekecektir, hem ruhen, beyinsel olarak duruma adapte olmanız uzun bir süreci gerektirecektir. Düşündükçe hem kişiye hem ailesine acı verecek ancak hayata devam etmek adına güçlü olmayı olmazsa olmaz kılacak bir durum.
Zihinsel engellilik ise başlı başına ayrı bir konu. Zihinsel engelliliğin ne olduğunu tam olarak anlayabilmemiz için, zeka kavramının ne anlama geldiğini bilmemiz gerekmekte.
TDK sözlüğüne yine bakacak olursak, zekânın tanımının insanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset olarak verildiğini görebiliriz.
Sonraki yazımda izninizle biraz da bu konuları irdelemek, paylaşmak isterim.
Anne Baba Okulu’nun bana açtığı bu köşecikten kızımın doğumundan itibaren yaşadığımız olumlu ve olumsuz her ne var ise sizlere aktarırken, ara ara bazı detaylara girmeyi, toplumun bilinçlenmesi adına bilgiyi paylaşmayı, zihinsel engelli çocuğu olan ailelerin yazınsal alanda sesi olabilmeyi de arzuluyorum.
Okurlardan sorular gelse, elimizden geldiğince yanıtlamaya, yardımcı olmaya çalışabilsek, arkadaşlarımız uzmanlarla sizler için bu konularda röportajlar yapsa ne güzel olur.
Evvelce dediğim gibi ne genetik ilminde, ne de zihinsel engellilik konusunda üniversite bazında eğitim görmüş, tıbbi yönden görüş bildirecek derecede uzman, profesör vb. değilim. Çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda tahsil gören, yaşarken öğrenen, öğrendiklerini ya da kendi denemeleri sonunda başarabildiklerini sizlerle paylaşan bir anneyim sadece.
Gönüllerinizde bir iz bırakabiliyorsam, topluma bir faydam olabiliyorsa ne mutlu bana.
Saygılar, sevgiler sunuyorum.
YAZARIN SON YAZILARI
Buyurun Piyangoya - 29 Mart 2008
Ne Yürür Ne Konuşur - 15 Mart 2008
3 Ay Dediğin Ne ki? - 2 Mart 2008
3 aya kalmaz ölür! - 28 Şubat 2008
Meleğimin Hikayesi - 16 Şubat 2008
İlk Yazım - 8 Şubat 2008
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ